Kek TarifleriKek TarifleriKek TarifleriKek TarifleriKek TarifleriKek TarifleriKek TarifleriKek TarifleriKek TarifleriKek TarifleriKek TarifleriKek TarifleriKek Tarifleri SANA SONSUZ SALAT - U SELAM, EY ALEMLERİN EFENDİSİ MUHAMMED ALEYHİSSELAM
   
  ARVASILER VE EHL-I BEYT
  TURK - ISLAM ULKUSU
 

TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ
(Seyyid Ahmet Arvasi)

TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ
Neden, su veya bu ad altinda toplanmayi degil de "Türk-Islam Ülküsü" ne baglanmayi savunuyoruz? Biz iddia ediyoruz ki, "Emperyalizm", Türk ve Islam dünyasini yutmak icin en az iki asirdan beri korkunç bir tertibin icindedir. Bir taraftan kültür emperyalizmi ile "vatan çocuklarini" din ve milliyetine yabancilastirarak kendi emellerine hizmet edecek kadrolar hazirlamakta, diger taraftan din ve milliyet duygularini, herseye ragmen terk etmeyen çocuklarimizi da birbirine düsürmeyi planlamaktadir.

Bugün yeryüzünde iki somürgeci "blok" vardir. Bunlardan biri kara renkli "kapitalist emperyalizm" digeri  ise bütün fraksiyonu ile "kizil emperyalizm". Birincisi "çok uluslu sirketlerin" paravanasinda, "az gelismis veya gelismekte olan halklara yardim etmek, ozgürlük ve uygarlik gotürmek" maskesi altinda,  ikincisi de "ezilen, somürülen halklara bagimsizlik, ozgürlük ve adalet gotürmek" maskesi altinda, "sinifsal savas" slogani ile "iç savaslar" çikartmakta ve "dünya proleterlerinin dayanismasi" adi altinda isgalini gerçeklestirmektedir. 

Gerçekten de yer yüzünde ezilen ve somürülen bir de "üçüncü dünya" vardir. Bu dünya, daha cok Asyali, Afrikali irili ufakli devletlere ve devletçiklere, beyliklere, emirliklere, ederasyonlara bolünmüs  milletlerden ibarettir. Esef edelim ki, bu insanlarin sayisi birbuçuk milyardan daha fazladir. Isin izdirap veren diger bir yani da, bu nüfusun çogunlugunu müslümanlar teskil etmektedir. Bunun yaninda çok aci bir gerçegi daha belirtelim ki, bu ezilen ve somürülen müslümanlar arasinda Türk Milleti'nin çok onemli  bir bolümü bulunmaktadir.

1970 Yilinda yapilan bir arastirmaya gore, yabanci boyundurugunda tam bir somürge hayati yasayan Türk nüfusunun sayisi, Türkiye'mizde bulunan genel nüfusumuzun tam iki katidir.

Emperyalist güçler, firsat bulduklari zaman zorla, bulamadiklari zamanlar ise hile ile Islam ve Türk dünyasini ele geçirmis, zenginliklerini yagmalamis, din ve milliyet duygu ve degerlerini tahrip etmis, direnenleri lekeleme ve imha yoluna gitmis, kendine uygun kadrolar yetistirmis, bu milletlerin uyanis, dirilis hamlelerini, milli egitim ve kalkinma planlarini baltalamis ve bu ülkeleri, "ebedi somürge" statüsüne mahkum etmek için elinden geleni esirgememistir.
Hareketli Dere Resimleri,Hareketli, Dere, Resimleri, gif, animasyon, göl, resmi, resimi, lake, animation, picture, manzara, manzarası, manzaraları, akarsu,

Emperyalist güçler, korkunç bir kültür emperyalizmi programi ile millet çocuklarini milli tarihlerine,  milli ve mukaddes kültür degerlerine, milli ülkülerine, milli menfaatlerine, hatta motif ve sembollerine düsman etmekle kalmazlar, kendi degerlerini "bir uygarlik ve ilerilik" unsuru biciminde onlarin kafalarina ve vicdanlarina oturturlar. Boylece milli ve mukaddes degerlere bagli milliyetçilerin karsisina, bu degerlere ters düsen "yabancilasmis kadrolar" çikarirlar. Bir ülkede, degerler "ikizlesince", kadrolarin da ikizlesmesi ve çatismasi mukadder olur. Iste düsman, bu noktada aktivitesini arttirir. Ülkenin ve milletin "parsellenmesi" icin beynelminel güçleri harekete geçirir. Ülke artik birbirinin girtlagina sarilmaya hazir kadrolara bolünmüsse, düsman rahatlikla at oynatabilecek vasati bulmus demektir

DÜŞÜNME VE “ŞARTLANMA”
"Dusunen insana" saygi duyulur. "Sartlanmis insan" saygiya deger bulunmaz. Dusunen insan arastiran, "hakikata" ozlem duyan kimsedir. Sartlanmis insan belli "etkiler" karsisinda onceden programlanmis "tepkileri" ve davranislari mekanik olarak yerine getiren bir robotdur da ondan. 

"Dusunme" kelimesi, beser tarihi boyunca, daima her milletin sozlugunde bulunan cok eski bir kavramdir. Dusunmeyi emretmeyen din, dusunmeyi gelistirmek istemeyen bir egitim, bilmem tarihte var mi? Yuce ve mukaddes kitabimiz Kur'an-i Kerim'de belki yuzlerce defa bu emir tekrarlanmistir. Dinimiz, ister ayakta olalim, ister oturalim, ister yatalim, her durumda dusunmemizi, gercegi aramamizi emreder: " Onlar, ayakta iken, otururken, yanlari ustune yatarken hep Allah'i hatirlayip anarlar ve goklerin, yerin yaradilisi hakkinda inceden inceye dusunurler" (Kur'an-i Kerim, Al-i Imran Suresi, Ayet:191).  Dusunmek; dinimizce ibadet sayilmistir. Mutefekkir'ler toplumumuzda saygi ve itibar gormustur. Bu musahedemiz, butun tarihimiz icin dogrudur. 

"Sartlanma"   kelimesi ise, bir terim olarak 20. yuzyilin ilk yarisinda Rusya'da dogmus "materyalist ve komunist" sistemin "egitim ve ogretim" anlayisini sekillendirmis bir kavramdir. Lenin ve arkadaslari, "komunist devrimini" hazirlarken, Rus ilim adami Ivan Pavlov da, o tarihlerde, ruh , suur, dusunme gibi "psikolojik kavramlari" red ediyor. Bunlarin yerine "refleksoloji"yi koyuyor. "Egitim ve ogretim, sartlandirmalardan ibarettir" tezini savunuyor, kopekler uzerinde "et" ve "zil" ile calismalar yaparak "sartli tepkiler" kavramlarini gelistirip bunlari "insan terbiyesine uygulamak" uzere "devrimcilere" yol gosteriyordu. Goruluyor ki, "sartlandirma", komunist ve materyalist bir egitim ve ogretim bulusudur ve anlayisidir. "Bir kopegin seruvenleri" adi ile televizyonda seyrettigimiz seri filmdeki "joe" adli kopek, "belli sartlarda belli mekanik tepki ve davranislara sartlandirilmis" ve "tetik kelime" soylenir soylenmez gerekenleri bir robot sadakati ile yapmaktadir. Iste materyalizmin ve komunizmin savundugu "ogrenme ve egitim psikolojisi(!)" bu espri ve anlayis uzerine oturmus bulunmaktadir. Komunist militanlarin da, onunde ofkelendikleri boyle "tetik kelimeler" vardir. Bir komunist, Allah, millet, vatan, mulkiyet.. gibi kavramlar karsisinda adeta kopurur, "Bozkurt" kavrami karsisinda adeta kudurur. Cunku sartlanmistir. 

Dusunme ise, boyle degildir. Bir problem karsisinda insanlarin cesitli hipotezler kurmasi, bunlarin isiginda bilgi toplamasi, topladigi bilgileri objektivizme ve determinizme uygun bir yoruma tabi tutmasi ve makul sonuclara varilmasi icin zihnin sogukkanli ve sistemli bir caba icinde bulunmasidir dusunme. Bunun icin tercih edilir. Bununla beraber, insanin hayatinda "sartlanmalarin" rolu inkar edilemez. Ancak insanin davranislarinda, dusunmeye, sartlandirmadan daha onemli bir yer vermek esastir. Insanin ruhi degerlerini inkar eden bir egitim, hic suphesiz yanlis olacaktir. 

Turk-Islam Ulkusu, dusunmeyi emreden arastirmayi ibadet sayan, "taklidi iman" dan "tahkiki imana" cikmayi isteyen yuce peygamberin (O'na selam olsun) yoludur. Sartlandirma ise komunist ve materyalist doktrinin temelidir.

BÜTÜN DÜNYADA HÜKÜM SÜREN

BİR FELSEFE SEFALETİ VAR


"Dusunen insana" saygi duyulur. "Sartlanmis insan" saygiya deger bulunmaz. Dusunen insan arastiran, "hakikata" ozlem duyan kimsedir. Sartlanmis insan belli "etkiler" karsisinda onceden programlanmis "tepkileri" ve davranislari mekanik olarak yerine getiren bir robotdur da ondan. 

"Dusunme" kelimesi, beser tarihi boyunca, daima her milletin sozlugunde bulunan cok eski bir kavramdir. Dusunmeyi emretmeyen din, dusunmeyi gelistirmek istemeyen bir egitim, bilmem tarihte var mi? Yuce ve mukaddes kitabimiz Kur'an-i Kerim'de belki yuzlerce defa bu emir tekrarlanmistir. Dinimiz, ister ayakta olalim, ister oturalim, ister yatalim, her durumda dusunmemizi, gercegi aramamizi emreder: " Onlar, ayakta iken, otururken, yanlari ustune yatarken hep Allah'i hatirlayip anarlar ve goklerin, yerin yaradilisi hakkinda inceden inceye dusunurler" (Kur'an-i Kerim, Al-i Imran Suresi, Ayet:191).  Dusunmek; dinimizce ibadet sayilmistir. Mutefekkir'ler toplumumuzda saygi ve itibar gormustur. Bu musahedemiz, butun tarihimiz icin dogrudur. 

"Sartlanma"   kelimesi ise, bir terim olarak 20. yuzyilin ilk yarisinda Rusya'da dogmus "materyalist ve komunist" sistemin "egitim ve ogretim" anlayisini sekillendirmis bir kavramdir. Lenin ve arkadaslari, "komunist devrimini" hazirlarken, Rus ilim adami Ivan Pavlov da, o tarihlerde, ruh , suur, dusunme gibi "psikolojik kavramlari" red ediyor. Bunlarin yerine "refleksoloji"yi koyuyor. "Egitim ve ogretim, sartlandirmalardan ibarettir" tezini savunuyor, kopekler uzerinde "et" ve "zil" ile calismalar yaparak "sartli tepkiler" kavramlarini gelistirip bunlari "insan terbiyesine uygulamak" uzere "devrimcilere" yol gosteriyordu. Goruluyor ki, "sartlandirma", komunist ve materyalist bir egitim ve ogretim bulusudur ve anlayisidir. "Bir kopegin seruvenleri" adi ile televizyonda seyrettigimiz seri filmdeki "joe" adli kopek, "belli sartlarda belli mekanik tepki ve davranislara sartlandirilmis" ve "tetik kelime" soylenir soylenmez gerekenleri bir robot sadakati ile yapmaktadir. Iste materyalizmin ve komunizmin savundugu "ogrenme ve egitim psikolojisi(!)" bu espri ve anlayis uzerine oturmus bulunmaktadir. Komunist militanlarin da, onunde ofkelendikleri boyle "tetik kelimeler" vardir. Bir komunist, Allah, millet, vatan, mulkiyet.. gibi kavramlar karsisinda adeta kopurur, "Bozkurt" kavrami karsisinda adeta kudurur. Cunku sartlanmistir. 

Dusunme ise, boyle degildir. Bir problem karsisinda insanlarin cesitli hipotezler kurmasi, bunlarin isiginda bilgi toplamasi, topladigi bilgileri objektivizme ve determinizme uygun bir yoruma tabi tutmasi ve makul sonuclara varilmasi icin zihnin sogukkanli ve sistemli bir caba icinde bulunmasidir dusunme. Bunun icin tercih edilir. Bununla beraber, insanin hayatinda "sartlanmalarin" rolu inkar edilemez. Ancak insanin davranislarinda, dusunmeye, sartlandirmadan daha onemli bir yer vermek esastir. Insanin ruhi degerlerini inkar eden bir egitim, hic suphesiz yanlis olacaktir. 

Turk-Islam Ulkusu, dusunmeyi emreden arastirmayi ibadet sayan, "taklidi iman" dan "tahkiki imana" cikmayi isteyen yuce peygamberin (O'na selam olsun) yoludur. Sartlandirma ise komunist ve materyalist doktrinin temelidir.

ÇAĞIMIZ İNSANI, İNSANA YABANCILAŞTIRILMIŞTIR
“Düşünen insana” saygı duyulur. "Şartlanmış insan" saygıya değer bulunmaz. Dusunen insan arastiran, "hakikata" ozlem duyan kimsedir. Sartlanmis insan belli "etkiler" karsisinda onceden programlanmis "tepkileri" ve davranislari mekanik olarak yerine getiren bir robotdur da ondan.
Hareketli Göl Resimleri,Hareketli, Göl, Resimleri, gif, animasyon, göl, resmi, resimi, lake, animation, picture, manzara, manzarası, manzaraları,  

"Dusunme" kelimesi, beser tarihi boyunca, daima her milletin sozlugunde bulunan cok eski bir kavramdir. Dusunmeyi emretmeyen din, dusunmeyi gelistirmek istemeyen bir egitim, bilmem tarihte var mi? Yuce ve mukaddes kitabimiz Kur'an-i Kerim'de belki yuzlerce defa bu emir tekrarlanmistir. Dinimiz, ister ayakta olalim, ister oturalim, ister yatalim, her durumda dusunmemizi, gercegi aramamizi emreder: " Onlar, ayakta iken, otururken, yanlari ustune yatarken hep Allah'i hatirlayip anarlar ve goklerin, yerin yaradilisi hakkinda inceden inceye dusunurler" (Kur'an-i Kerim, Al-i Imran Suresi, Ayet:191).  Dusunmek; dinimizce ibadet sayilmistir. Mutefekkir'ler toplumumuzda saygi ve itibar gormustur. Bu musahedemiz, butun tarihimiz icin dogrudur. 

"Sartlanma"   kelimesi ise, bir terim olarak 20. yuzyilin ilk yarisinda Rusya'da dogmus "materyalist ve komunist" sistemin "egitim ve ogretim" anlayisini sekillendirmis bir kavramdir. Lenin ve arkadaslari, "komunist devrimini" hazirlarken, Rus ilim adami Ivan Pavlov da, o tarihlerde, ruh , suur, dusunme gibi "psikolojik kavramlari" red ediyor. Bunlarin yerine "refleksoloji"yi koyuyor. "Egitim ve ogretim, sartlandirmalardan ibarettir" tezini savunuyor, kopekler uzerinde "et" ve "zil" ile calismalar yaparak "sartli tepkiler" kavramlarini gelistirip bunlari "insan terbiyesine uygulamak" uzere "devrimcilere" yol gosteriyordu. Goruluyor ki, "sartlandirma", komunist ve materyalist bir egitim ve ogretim bulusudur ve anlayisidir. "Bir kopegin seruvenleri" adi ile televizyonda seyrettigimiz seri filmdeki "joe" adli kopek, "belli sartlarda belli mekanik tepki ve davranislara sartlandirilmis" ve "tetik kelime" soylenir soylenmez gerekenleri bir robot sadakati ile yapmaktadir. Iste materyalizmin ve komunizmin savundugu "ogrenme ve egitim psikolojisi(!)" bu espri ve anlayis uzerine oturmus bulunmaktadir. Komunist militanlarin da, onunde ofkelendikleri boyle "tetik kelimeler" vardir. Bir komunist, Allah, millet, vatan, mulkiyet.. gibi kavramlar karsisinda adeta kopurur, "Bozkurt" kavrami karsisinda adeta kudurur. Cunku sartlanmistir. 

Dusunme ise, boyle degildir. Bir problem karsisinda insanlarin cesitli hipotezler kurmasi, bunlarin isiginda bilgi toplamasi, topladigi bilgileri objektivizme ve determinizme uygun bir yoruma tabi tutmasi ve makul sonuclara varilmasi icin zihnin sogukkanli ve sistemli bir caba icinde bulunmasidir dusunme. Bunun icin tercih edilir. Bununla beraber, insanin hayatinda "sartlanmalarin" rolu inkar edilemez. Ancak insanin davranislarinda, dusunmeye, sartlandirmadan daha onemli bir yer vermek esastir. Insanin ruhi degerlerini inkar eden bir egitim, hic suphesiz yanlis olacaktir. 

Turk-Islam Ulkusu, dusunmeyi emreden arastirmayi ibadet sayan, "taklidi iman" dan "tahkiki imana" cikmayi isteyen yuce peygamberin (O'na selam olsun) yoludur. Sartlandirma ise komunist ve materyalist doktrinin temelidir

HÜR İNSAN
Sayilarda anlasmak kolaydir da, kelimelerde ve kavramlarda anlasmak zordur. Bu sebepten ilim adamlari, matematigi yanliz bir ilim olarak degil, "metodoloji" olarak da ele almislardir. 

Gunumuzde "hur insan" (ozgur insan), "tutsak insan" sozunun cok ve sIk kullanildigina sahit oluyoruz. Egitim insani "ozgurlustermeli, tutsak etmemelidir" kabilinden beyanlara ve yazilara sIk sIk rastlar olduk. 

Gercekten nedir hurriyet? Hangi insan "hur" hangi insan "tutsak"tir? Egitim, insani nasil "hur" yine nasil "tutsak kafali" edebilir? 

Hurriyetin gercekte bircok tarifi ve yorumu vardir. Felsefede "hurriyet, etkisiz tepki yapabilmektedir". Yani insanin, hicbir dis etkiye maruz kalmadan, hicbir zorlama olmadan, kendi iradesi ile davranabilmesidir. Oysa bu mumkun degildir. Cunku her yaratik gibi, insan da cok faktorlu bir determinizme baglidir. Insani da faaliyetine zorlayan biyolojik "psikolojik, tabii, ekonomik, sosyal, kulturel ve politik sebepler vardir ve insan davranisi bunlardan bagimsiz degildir. 

Bugun, ister politika meydaninda, ister politika disinda konusan, yazan ve beyanat veren hicbir kimse yoktur ki, boyle bir determinizmin disinda bulunsun. A ve B adindaki iki sahis, bir konuda inandiklari dusuncelerini ortaya koyarken, birbirine zit dusebilirler. Soyler misiniz, bunlardan hangisi "ozgur", hangisi "tutsak" insandir? Her ikisi de, bu cemiyetin cocuklaridir, her ikisi de asagi yukari ayni egitimden gecmisler, her ikisi de icinde dogup buyudukleri sosyal, kulturel, ekonomik ve politik ortamdan etkilenmistir, fakat farkli kadrolarda yerlerini bulmuslar, simdi karsilikli gecmisler "sen tutsak insansin", "ben ozgur insanim" mi demektedirler? Yadirgadigimiz nokta suradadir: Egitilmis her insan, etkilenmis ve bu etkileri sahsiyetinde yeni bir terkibe ulastirmis kimsedir; dolayisi ile kendinden cok cemiyetin mahsuludur. Insanin, kendi sahsiyetinde cok az payi vardir. Hurriyet, yoksa bu payin adi mi? 

18. yuzyil Avrupasi'ndan dunyaya yayilan bir "liberte" (hurriyet) cigligi vardi. Bu ciglik, o tarihlerde ve bir yuzyil sonra bile, "ferdin toplumdan kopardigi ve koparmak istedigi alternatifleri" ifade ediyordu. Kisi, toplumun koydugu politik, dini, ahlaki, hukuki, fikri, ... normalarin sertliginden sikayet ediyor, "sosyal kontrolun" askisini hafifletmek istiyordu. Liberal adam (ozgur insan), "toplumun sansurunden" rahatsiz olan, "ozel hayatina" deger veren ve kendini yasamak isteyen bir tipti. Alman fikir adami Nietzsche (Nice)'de, "suru'den kurtulmak", "topluma tapinmaktan" kacmak, "ego"yu tanrilastirmak biciminde ortaya cikan, once "individualizme" (ferdiyetcilige), sonra da anarsizme varan bu hurriyet (ozgurluk) anlayisi, sert toplumcu reaksiyonlara ve direnislere vesile olmustur. Su halde hur insan (ozgur adam) "cemiyete kafa tutan, onun din, ahlak, hukuk ve toresine" ters dusen adam da olamaz. 

Su halde kimdir hur insan (ozgur insan)? Hep dusunen, arastiran, kritik eden, karar vermekte acele etmeyen, karar verdikten sonra azim ve sebat gostererek yolunda yuruyen kimse midir? Buna, belki diyebiliriz. Ama bir sartla, dusunme, arastirma, kritik etme, karar verme, inanma ve sebatla yurume vetiresine yon ve bicim veren hareket noktasini bilmek kaydi ile. Cunku felsefe tarihini tarihini dolduran fikir adamlari, politika sahnesini kaplayan kisi ve kadrolar dusunme, arastirma, kritik etme, karar verme, inanma ve sebatla yurume gibi zihni ve akli fonksiyonlara  mutlaka yer veriyorlardir, fakat cikis noktalari ve bunlara yon veren prensipleri farklidir. Bununla beraber, her biri bir digerini "tutsak kafali" olmakla itham edebilir. O halde onemli olan hareket noktasini secmekte midir? Yani hur insan (ozgur insan) ilk adimini saglam atan insan midir? Ferdi, ahlak anlayisinin temeline olan Nice mi, yoksa ahlak anlayisinin temeline toplumu oturtarak bir vazife suuru ile hareket etmemizi isterken E.Durkheim mi saglam adim atmisti? Bunlardan hangisi hangisi "ozgur kafali" hangisi "tutsak kafali" idi? Goruluyor ki, bu da cikis kapisi vermiyor. 

Turk-Islam Ulkusu acisindan durum daha farkli bir bicimde ele alinmalidir. Islam dunyasinin yetistirdigi unlu ilim ve din adamlarindan Imam-I Kuseyri (miladi: 986-1074), (esas adI Ebul KasIm Abdulkerim Bin Havazin'dir), Risale-i Kuseyriyye adlI kitabinda hurriyeti, "Allah'tan gayrisina kul olmak" biciminde tarif eder. Bu anlayis, Islamin hurriyet tarifini ozetler. Gercekten de musluman, Allah'tan gayrisina kul olmaz ve hareketlerine Allah'in rizasindan baska bir cikis noktasi aramaz. O "egosunu" da, toplumu da putlastirmaz. Bu sebepten objektif ve subjektif butun sahte mabutlari kafasinda ve gonlunde kirar, mutlak varlik olan Allah'tan gayri ilah tanimaz. Islam'in "Allah'tan baska ilah yoktur" parolasi, insana hur olmanin da sirlarini verir. 

Butun bunlardan sonra denebilir ki Turk-Islam Ulkusunde hurriyet, "Allah'tan baska ilah yoktur" olcusu ile hareket edebilmektedir. Bize, bu muhtesem cumleyi ogreten yuce ve sanli peygambere selâm olsun.
Hareketli Göl Resimleri,Hareketli, Göl, Resimleri, gif, animasyon, göl, resmi, resimi, lake, animation, picture, manzara, manzarası, manzaraları,

FİKİR SİSTEMİ
Ülkemizde, nasil meydana geldigi ayri bir tartisma konusu olan "kavram kargasaligi" belasi yuzunden, gercekten anlasmak zorlasmistir. Sistem, doktrin, program, plan, strateji.. gibi kavramlar icice girmis, cok defa birbirlerinin yerine kullanilir duruma getirilerek zihinler karistirilmistir. Oysa, bunlar farkli seylerdir. 

Herseyden once fikir sistemi, belli bir cikis noktasindan hareketle, aklin kanunlarina ve aklin metodlarina gore sistemli bir zihni arastirma yoluyla "bilgi problemine" (bilgini mensei, bilginin degeri, hakikat problemi gibi konularda), "varlik problemine" (varligin mahiyeti, esasi nedir? Madde, hayat, ruh, Allah nedir? Varlik tek midir, cok mudur, zaman, mekan ne demektir? gibi sorulara), "fiil (action) problemine" (hurriyet, kader, determinizm, irade ve sorumluluk gibi konularda) kendi arasinda tutarli bir genel bakis ve yorum getirmeyi ifade eder. Felsefe, sira ile "bilgi teorisi" (Epistemologie), "varlik teorisi" (Ontologie) "fiil (action) teorisi" adini verdikleri konularda, kendi icinde tutarli bir yorumlama bicimidir. Peygamberler, bu konularda "vahyin rehberligindeki bir akil ile" filozoflar ise, kendi kendini kurtarmayi iddia eden bir "trajik" akilla cozum ve yorum getirmeye calismislardir. Peygamberler ve veliler, akil ve dusunmeyi degerli bulduklari halde, yukarida saydigimiz konularda, bu kaabileyetlerimizin, insanlari tatmine ve huzura kavusturacak bir gucte olmadiklarini belirtiyorlar. Filozoflarin, butun felsefe tarihinin incelenmesinden de gorulecegi uzere, birbirleri ile  bogusup durduklarini, "akil ve akli yikarak" bugune geldiklerini, insanlara "iman ve huzur" yerine, suphe ve tedirginlik getirdiklerini hakli olarak ortaya koyuyorlar. Dinimiz, insanlarin, bu konuda da, Allah'in "yardim ve merhametine muhtac olduklarini", peygamberlerin bu sebeple gonderildigini, bu problemlere "vahyin" yardimi ile ama yine akilla ve dusunerek ulasilabilecegini israrla belirtir. Gercekten de "vahyin aydinligini yitiren" bugunun, cesitli renkteki felsefi akimlari icinde "bunalmis insanini" gordukce bu hakikat daha iyi anlasilmaktadir. 

Islam'a gore, "tam akil", Allah'tan gayrisini baglayan "sunnetullah"tir, "adetullah"tir. Buna "akl-i kull" de denir. Akl-i kull, butun yaratiklari icten ve distan kusatan ve dizginleyen "alemsumul" nizamdir. Bu nizamin sirlari ve incelikleri, cok ustun ve seckin yaradilisa sahip peygamberlere vahiy ile verilmistir. Bu sebepten, en yuce insan olan Peygamberimiz  (O'na selam olsun), "akl-i kull" sahibi idi. Butun varligi, butun kipirdanislari "tevhid" nuru ile cozuyordu. Peygambere
inanmayan ve beser tarihi icinde bir gercek olan "peygamberlik gorevine" inanmayan bir "akla", bu soylediklerimizi kabul ettiremezsiniz. Tevhid nurunu kaybeden bu "akil kirintilari", kendilerini bunaltmaya mahkumdurlar. 

Tevhid nurundan habersiz kalan "akl-i cuzz" sahipleri, ciliz idraklerinin kandillerinde, suurlarini daraltmaktan ote birsey bulamadilar. Yahut, onlar, "Zifiri karanlik gecede, simseklerin ve yildirimlarin kisa sureli aydinliginda yol bulmaya calisan kimseler" gibi saskin ve tedirgin kaldilar. Islamda, boyle bir akil cabasina "akl-i sakim" adi verilir. Akl-i sakim, dar nefsaniyete bagli bir idrak kostegidir. 

Akl-i selim ise, "vahyin sahasinda" at kosturmak yerine, bir "kitab-i ekber" olan alemdeki varliklari ve olaylari, mutlak varlik olan Allah'tan idrakimize ulasan "mesajlar" durumunda ale alir, "tevhidin isiginda" onlari anlamaya ve yorumlamaya calisir. Dinimiz, asla akli susturmaz, onu Mevlana Celaleddin-i Rumi'nin deyimi ile "parca akil" olmaktan kurtarir, nefsin (ego'nun) karanligindan "tevhidin nuruna" cikarir; dusunmeye ve arastirmaya "bir ibadet" ask ve huzuru getirir. Imam-i Gazali ve Imam-i Rabbani ve daha niceleri, iste bu suretle calisan, dusunen ve dunyanin hayranligini toplayan velilerimiz ve mutefekkirlerimizdir. Turk-Islam Ulkuculerinin "fikir sistemi" Allah ve Resulunun cizgisinde yuruyen "akl-i selim" sahibi, bir yuce veliler ve mutefekkirler kafilesince yogrulmustur. 

Kara ve kizil renkli filozoflar, ister materyalist, ister idealist, ister spiritualist... olmak iddiasini tasisinlar, Batili insana ve onlarin yolunda gidenlere birsey veremediler, istiraplarina care bulamadilar. Bugun ya kopkoyu bir materyalizm, ya tedirgin edici bir supheciligin girdabinda bogulan, yahut bir "felsefesizlik felsefesine" siginarak intihar etmek korkusu ile "varolmak"tan ote bir saadete yol bulamayan ve tam bir "felsefe sefaletine" yuvarlanan kara ve kizil dunyadan ve onlarin filozoflarindan bizlere bir hayir gelmeyecektir. Fikir sistemi etrafinda simdilik bu kadar duralim. Doktrin, program, plan ve strateji kavramlari ise "fikir sisteminin" isiginda icinde bulundugumuz zamana, mekana ve sartlara gore giderek detaya inen sosyal, kulturel ekonomik ve poliik hedefler, calisma sekilleri ve uygulama metodlarini ifade eder. Sistem cok uzun surelidir, hatta esasta hic degismez, fakat doktrin daha esnek program ise cok dinamiktir. Planlar ise her an degisebilir. Strateji ise sartlara gore bunlar arasinda birlik, butunluk ve uyumu saglamayi ve kurabilmeyi esas alan prensipler manzumesidir.

BATI FELSEFESİNDE, VARLIĞIN MAHİYETİ VE BİLGİNİN KAYNAĞI

Biz, genc okuyucularimiza, Batili dusuncenin esaslarini kisaca anlatacagiz. "Vahyin aydinligindan" kacarak kendi "idrakini" gercegin mihengi sanan, Nietzsche' (Nice) nin "trajik adami", yani bir bakima Batili filozof, saclarini ve sakalini yolarak dusunuyor: Acaba bilginin kaynagi objeler (esya) mi, yoksa "insan zihni" mi? Iste, her rengi ile Bati filozofisinin dimagini eriten, catismalara sebep olan, koskoca "felsefe tarihini" meydana getiren "temel soru" bu olmustur. Evet bilginin kaynagi, "objet" mi, yoksa "sujet" mi? Varligin mahiyeti nedir?

Bilginin kaynagi objelerdir, diyenler de kendi aralarinda anlasamadilar, cesitli ekollere bolunduler. Genellikle "empirisme" (amprizm = tecrubecilik) adini alan bu tur dusunce sahipleri, sahip oldugumuz her turlu bilginin ve bizzat insan suurunun "dis alemden" gelen tesirlerle kuruldugunu ve yogruldugunu savundular. Hobbes, Epikur, Condillac gibi filozoflar "sensualist" (ihsasci) bir ekol gelistirerek "bilgimizin ilk unsurlari duyularimizdir, zihnimizde ne varsa disaridan gelmektedir, dimagimiz, bos bir levha gibidir ve gelen ihsaslari (duyulari) kayd eder." Locke, Hume, Stuart Mill, bu dusunceleri cok az degistirerek, disaridan gelen uyaranlarin "pespeseligi" demek olan (association) kavramini kabul ederek aklin bu mekanikligine uyarak kuruldugunu savundular. Bu arada, Bati'da pozitivizmin dogduguna sahit oluyoruz, Auguste Comte, zihin, olaylari, yine olaylarin verileri ile kavrayabilir, o, "Mutlak"i kavrayamaz; Mutlak, ilmimizin disinda kalir, bu sebepten "varlik problemi" (ontoloji) uzerinde arastirma yapmak imkansizdir, pozitif dusunceye ulastiktan sonra, insanin "metafizige" ihtiyaci kalmaz, cagimizda metafizikcinin yerini "ilim adami" alacaktir, diye dusunur. Izleyicisi Littre de, Auguste Comte gibi, Mutlak'in kavranamazligini dogru bulmakla beraber, "Mutlak Varligi" kabul eder, ancak bilgimizin "mutlak alemin" icinde degil kenarinda kaldigini itiraf eder. Hipolite Tain, suurumuz  icin var olan bilginin yalniz "fenomenlerden" gelen duyulardan ve bunlarin birlestirilmesinden ibaret oldugunu, bunun disinda birsey bilemeyecegimizi savunurken, S. Mill ise, insan zihninin ancak tecrube ile bilebilecegini, onun otesine gecemiyecegini belirtiyordu.

Demokrit ve Epikur ile baslayan "materialisme" ( maddecilik), Cabanis, Buhner, Haeckel, ... gibilerle gunumuze kadar ulasti. Cabanis: "Hazim nasil midenin bir fonksiyonu ise, dusunce de dimagin bir fonksiyonundan baskasi degildir" derken, Haeckel de insanin, bir madde ve enerji yiginindan baska birsey olmadigini, sonsuz bir mekan ve zaman icinde, daimi bir degisim icinde bulunan madde, yogunlasip cozulerek her turlu olus ve yogrulusa kaynak olmaktadir, butun ruhi olaylar, maddi olaylarin bir tezahurunden ibarettir. Modern materyalizm halen bu noktadadir.

Bilginin kaynagi, insanin zihni ve suurudur, diyenlere gelince, onlar da kendi aralarinda anlasamadilar, farkli ekollerde toplandilar. Genellikle "rasionalisme" (akilcilik) adini verebilecegimiz bu akimin filozoflari, esya ve olaylari, bilginin temeli degil, belki sebebi saydilar ve bilgiyi tayin eden gucun insan zeka ve suuru oldugunu savundular. Sokrates ve  Platon'la baslayan bu gorus, gunumuze kadar cesitli adlar alarak gelmistir. Idealizm, spiritulaizm, hatta rolativizm ve  septisizm (suphecilik ) bu gorusun cesitli gorunuslerini ifade ederler.

Eski Yunanistan'in unlu filozofu Sokrates, insan bilgisinin "tecrube oncesi ( a priori ) ve "deductif" (tumdengelime ait) bir karakteri oldugunu savunuyor, insan aklinin "mutlak hakikati" kavrayacak gucte ve buna hazir bir bicimde yaratildigini belirtirken, talebesi Platon, gercek, "idea" (kulli ve zaruri fikirler"dir. Objeler itibari (relatif) dir, "idea"lar ise tam ve  mukemmeldirler. Platon'un talebesi Aristoteles ise, bilginin iki turlu oldugunu, hem tecrubeden, hem de akildan  kaynaklandigini  - kendinden cok sonra gelecek E. Kant'i hatirlatacak bir bicimde - ortaya koyar. Descartes,  bilgilerimizin hem objektif, hem de "mutlak" bir deger tasidigini iddia eder, duyular kanaliyla aldigimiz verilerin akli prensiplerle duzenlendigini  belirtir.   Akli prensiplerin ise Allah vergisi oldugunu savunur. 

Idealizmin en taninmis taraftarlari Berkeley, Hume, Kant, Schelling, Hegel, Schopenhauer'dir. Idealizmi daha da hassaslastirarak spiritualisme (ruhculuk) biciminde ele alan H. Bergson'dur. Bunlarin dusuncelerini kisaca ozetlersek, Berkeley'e gore: duyularimiz subjektiftir, duyularimiza gelen verilere "madde" adi verilemez; cunku madde adi verilecek  "bir cevher" yoktur. Butun varliklar ruhlar ve fikirlerden ibarettir, idrakimize yon veren Allah'tir. Berkeley'in bu  gorusune "subjektif  idealizm" yahut (immaterialisme) adi verilir. Hume, Berkeley'in dusuncelerini daha da ileri  goturerek, butun varlik ve tezahurleri "suur olaylarina" icra etti, hem maddeyi, hem de "Mutlak Varligi" inkar etti. E. Kont, bilgimizin izafi oldugunu savunurken dis alemden gelen duyularin verilerini, zihnimiz kendi bunyesi icinde degistirir gorusunu savundu. Zihnin kategorileri sahsi degildir, kullidir. Fenomeni ( gorunusu ) anlamak elimizdedir. Numen'i (asil gercegi) anlamak elimizde degildir, diye dusunen Kant, "pratik akil" icin "metafizik imkanini" kabul ederken "teorik akil" icin bu imkani reddediyordu. Schelling ise, "mutlak" ile "akli" ayni degerler olarak kabul ediyor, tabiatin ve insan zihninin, ayni anda hem objet, hemde sujet oldugunu, ancak, ancak tabiatin daha objektif, insan zihninin daha subjektif oldugunu savunuyor. Ona gore mutlak yahut akil, tabiat ve zihnin sentezini degil ayniyetini ifade ederler. Hegel ise, tabiat ve zihni, Mutlak'in eseri kabul eder, ancak bu "Mutlak Fikir"dir. Cunku fikir ile varlik ayni seydir. Fikir, olus halindedir, yokluk yoktur, yanliz olus vardir. Fikir hareket halinde iken tez, antitez ve sentez safhalarindan gecer. Fikir varlikta vardir ve tez adini alir. Sonra ziddi ile karsilasir tabiat adini alir bu antitezdir. Bu sentez yeni bir tez olur  ve antitezi tarafindan yikilir, bu, boyle devam eder. Hegel, bu dusuncesini tarih olaylarinin yorumlamasina tatbik  ederek "Tarihi idealizmin Diyalektigini"  ortaya koyar. Sonradan K. Marx, Hegel'in bu dusuncesini ters cevirerek "Tarihi Materyalizmin Diyalektigini" kurdugunu iddia edecektir. Idealistlerden Schopenhauer ise, varligin temelini "irade" olarak gorur. Kainat iradeden baskasi degildir. Her varlik bir iradedir ve irade her varliktadir. Madde, iradenin suursuz  halidir, butun kipirdanislar "irade" ifade eder. Butun iyiliklerin ve kotuluklerin kaynagi "yasama iradesidir", mutlak olan bu iradedir. Zihin, yasama iradesinin insandaki gorunusudur, zihin kainatin kendini degil, gorunusunu verir. Mutlak iradenin en onemli eseri varligimizdir, kendimizi inceleyerek alemi tanimaya calismaliyiz, diye dusunur. 

Yunanli filozof Platon, insandan once var olan ve olumden sonra da devam eden, maddeden ayri bir ruha inanirken, Aristo, ruhun maddeden dogmadigini, ancak madde ile beraber bulunabilecegini savunur. Descartes, ruh ve bedeni bir digerine paralel fakat farkli mahiyette bulur. Leipniz de asagi yukari boyle dusunur, o ancak ruh ile beden arasindaki ahengi ezeli ve ilahi iradeye baglar. Malebranche, zahiren, dusunen karar veren insanmis gibi gorunse de gercekte bu isi yapan Allah'tir. Allah'in iradesi esas, insanin iradesi vesiledir. Spinoza ise, ruh ve bedeni bir tek cevherin tecellileri olarak yorumlar. Bu tek cevher ise, Allah'tir. Beden ve ruh arasindaki paralellik, ayni kaynaktan gelmis olmalari ile anlasilir. Fichte de ruhu bedenden ayri olarak gorur. Ravaisson'a gore de, kainata hakim olan guc ruhtur, suurumuz ve zihni kaabiliyetlerimiz ruhun mahsuludur, ruh ölmez. H. Bergson'a gore, ruh ve madde birbirine irca edilemez. Ruh keyfiyet, madde kemiyet halindedir, ruh hurriyete, madde zarurete baglidir. Ruh, madde ile temas kurarken bir taraftan onun kaliplarina katlanarak zeka, ilim ve kategorilerin dogmasina sebep olurken, diger taraftan da oradan bir "hayat hamlesinin" fiskirmasina vesile olur.

Hic suphesiz, Bati filozofisi bu kadar basit bir izahin icine sigmaz. Lakin anlatmak istedigimiz sudur, felsefe, akli arastirmaya sevkeder, fakat insana fert ve toplum olarak huzur ve mutluluk veremez. Bunu filozoflardan beklemeyiniz. Bize saadetin sirlarini yüce peygamberler kadrosu (salevatullahi teala aleyhim ecmain) vermişlerdir.

http://www.ulkuocagi.net/

Seyyid Ahmed Arvâsî Beyin

 dâvâ aşkı ve hizmet sevdâsı

 

31 Aralık 1988 tarihinde, “Türkiye Gazetesi” için günlük makâlesini yazarken, daktilosunun başında ebediyete intikâl eden merhûm Seyyid Ahmed Arvâsî Beyi, biz, ilk def’a 1970 yılında, Balıkesir Ordu Donatım Okulu’nda yedek subay kursunda bulunduğumuz sırada tanıdık. [O da Necâtî Eğitim Enstitüsü’nde Öğretim Üyesi idi. Cumartesi günleri öğleden sonraları, “Sâat Kulesi”nin yanındaki “Belediye Kahvehânesi”nde sohbetler yapardı.]
“İnsan ve İnsan Ötesi” kitabı ile “Kendini Arayan İnsan” adlı eserini, daha o zaman alıp birer solukta bitirmiş ve ne kadar muhtevâlı ve derin tefekkür sâhibi bir insan olduğunu hemen anlamıştık.

Vefâtından sonra, onun hakkında gazete ve dergilerde birçok makâle yazılmış, konferanslar verilmiş, radyo ve televizyon programları yapılmıştır. [Biz de âcizâne, onun hakkında, muhtelif şehirlerde 4-5 Konferans verdik, 4-5 panelde de konuşma yaptık.]
Şu bir vâkıadır ki, onu yakından tanıyan her kimle konuşsanız, ona karşı hayrânlığını ifâde ettiğini görürsünüz. Bunda, onun, Sevgili Peygamberimizin mübârek bir torunu olması sebebiyle, sâhib olduğu asâlet, haseb, neseb, akıl ve zekânın etkisi olduğu kadar, aynı zamanda çok okuyan, araştıran, düşünen, ilim ve edeb sâhibi ve ilmiyle amel eden bir insan olmasının da ciddî te’sîri vardır.

Zâten “İnsanın şerefi ilim ve edepledir; mâl ve neseble değildir“ kelâm-ı kibârında, sâdece zenginliğin ve haseb-nesebin kâfî gelmediği, bu hasletlere sâhib olan insanların da, aynı zamanda ilim ve edeb sâhibi olmaları gerektiği vurgulanmıyor mu?
Sözleri ve davranışlarıyla, hattâ bakışları ile başkalarını etkileyen bazı insanlar vardır. Merhûm Seyyid Ahmed Arvâsî Hoca da, Öğretmenlik ve Öğretim Üyeliği yaptığı Okullarda ve Enstitülerde, gerek öğrenci, gerek öğretmen seviyesinde pekçok insana ciddî ma’nâda tesîr etmiş bir kimsedir.

Bir taraftan, evine gelen misâfirlerine, muhtelif okullardaki meslektâşları ve öğrencilerine, zaman zaman kahvehânelerdeki insanlara ve konferanslarına gelen kişilere sohbet yoluyla hizmet etmeye çalışmıştır. Onlara dâimâ hakkı, hakîkati, ilmi, irfânı, ahlâkı, fazîleti, hidâyeti, adâleti, nûru, güzeli, iyiyi, doğruyu, millî ve ma’nevî değerlerimizi, yüksek kültür ve medeniyetimizi tavsiye etmiştir.
Diğer taraftan da, bu şifâhî emr-i ma’rûf ve cihâd hizmetlerinin yanı sıra, kütüphânelerimizi tezyîn eden çok kıymetli eserler yazarak kalemiyle de unutulmaz hizmetler yapmıştır [Onları inşâallah yarın zikredelim].

KISA BİYOGRAFİSİ
Ahmed Arvâsî, 15 Şubat 1932 Pazartesi günü, Ağrı’nın Doğubâyezîd kasabasında doğdu. Âilece Vân’ın Müküs (Bahçesarây) kasabasına bağlı Arvâs (Doğanyayla) köyündendir. Muhîtinde, bu köyün adına izâfeten “Arvâsîler” olarak tanınır. Soyadı kanunu çıktıktan sonra, köylerinin adı, kendilerine soyadı olmuştur. Babası Vân Gümrük Müdürlüğü’nden emekli Abdülhakîm Efendi, annesi ev hanımı Cevâhir Hanımefendi’dir. 6 çocuklu bir âilenin ikinci çocuğudur. [Kardeşlerinden 1’i kendisinden büyük, 5’i ise kendisinden küçüktür. Kendisi de evli olup 5’i hayatta 6 çocuk babası idi.]

İlkokula Vân’da başlayıp Doğubâyezîd’de bitirdi. Karaköse’de başladığı Ortaokulu da Erzurum’da tamâmladı. Buradan mezûniyetini müteâkıp, Erzurum Erkek Öğretmen Okulu’na [bu okulun adı daha sonra Nene Hâtûn Kız Öğretmen Okulu olmuştur] kayıt yaptırdı. 1952’de buradan mezun olup bir müddet, İlkokul Öğretmeni olarak çalıştı.
Yedek subay olarak îfâ ettiği vatanî görevini müteâkıp, Ankara Gâzî Eğitim Enstitüsü Pedagoji Bölümü’ne girdi ve 1958’de de buradan mezûn oldu.
Mezûniyetinin ardından, muhtelif Öğretmen Okulları’nda ve Eğitim Enstitüleri’nde Pedagoji öğretmeni olarak çalıştı.

Bu okulların başlıcaları şunlardır:
Van Alparslan İlköğretmen Okulu, Savaştepe İlköğretmen Okulu, Balıkesir Necati Eğitim Enstitüsü, Bursa Eğitim Enstitüsü, İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü...
1979’da devlet memûriyetinden emekli oldu. Emekliliğini müteâkıp Türkiye Gazetesi’nde köşe yazarlığı yapmaya başladı. 31 Aralık 1988 târihine kadar bu vazîfesine devâm etti. Mezkûr târihte, makâlesini yazarken daktilosunun başında ebediyete intikâl etti. Kendisine bu vesîle ile rahmetler, kederli âilesine ve bütün milletimize başsağlığı dileyip onun şerefli dedesi sevgili Peygamberimizin şefâatine nâil olmasını ve bizlere de şefâat etmesini temennî ederiz.

 

Önceki makâlemizde, merhûm Seyyid Ahmed Arvâsî Bey hakkında bir mukaddime yapıp onun kısa biyografisinden; şifâhî emr-i ma’rûf hizmetlerinin yanı sıra, kütüphânelerimizi tezyîn eden birçok kıymetli eser yazarak kalemiyle de unutulmaz hizmetler yaptığından bahsetmiştik. Onun, birçok yayınevi tarafından neşredilen, son zamanlarda da, Bâbıâlî Kültür Yayıncılık tarafından okurlarıyla buluşturulan eserlerinden bazılarını şöylece zikredebiliriz:
“Kendini Arayan İnsan”, “İnsan ve İnsan Ötesi”, “Diyalektiğimiz ve Estetiğimiz”, “İnsanın Yalnızlığı”, “Şiirlerim”, “Eğitim Sosyolojisi” (Eğitim Enstitülerinde Okutulan Ders Kitabı), “Doğu Anadolu Gerçeği”, “Emperyalizmin Oyunları”, “Devletin Dîni Olur mu?”, “Kadın-Erkek Üzerine”, “Türk-İslam Ülküsü” (3 cilt), “Diyalektiğimiz ve Estetiğimiz”, “İlm-i Hâl”.....[“Türk-İslâm Ülküsü” adlı eserinde, genel olarak tefekkürümüz, inançlarımız, insan ve cemiyet anlayışımız, kültür ve medeniyet görüşümüz ele alınmıştır.]
Seyyid Ahmed Arvâsî Bey, kıymetli olan bu eserlerinin yanı sıra, her biri bir kitap mesâbesinde olan yüzlerce makâle de kaleme aldı. “Türkiye Gazetesi”nde neşredilen günlük yazıları, vefâtından sonra toplanarak “Size Sesleniyorum-I-II” adı altında 2 cild hâlinde kitap olarak neşredilmiştir. Son olarak, Türkiye Gazetesindeki yazıları “Hasbihâl-I, II, III, IV, V, VI” olarak da 6 kitap hâlinde neşredilmiştir.

Seyyid Ahmed Arvâsî Bey, her zaman, her yerde, herkese, özellikle milletimize, memleketimize, Türk âlemine ve bütün İslâm âlemine lâzım olan gıdâ gibi bir insan idi. Onun diğer eserleri gibi, çok uzun bir çalışmanın ve araştırmanın mahsûlü olan “İlm-i Hâl” adlı kitâbına yazdığı “İthâf“ını, biraz sonra sizlere naklederek bu görüşümüzü teyîd etmek istiyoruz.
Onun eserlerinin hâzırlanışı, temelleri, ana fikirleri hakkında ufak bir ölçü verebilmek için, 5 Ramazan 1402/27 Haziran 1982 tarihinde, adı geçen kitabına yazdığı “Önsöz“den bir paragrafı burada sizlere nakletmek istiyoruz:
“Elinizde bulunan bu kitâbın arkasında, binlerce ciltlik bir “kitaplık” var... Önce, dilimizde mevcut bulunan bütün “İlmihâl” kitapları gözden geçirilmiş, başta İmâm-ı A’zam, İmâm-ı Gazâlî ve İmâm-ı Rabbânî Hazretleri olmak üzere, pekçok “Ehl-i Sünnet vel-Cemâat yolunun” büyüğüne âit eser ve bilgiler toplanmış, Allah ve Resûlü’nün emir ve ölçüleri, mümkün olan hassâsiyetle takibedilmiş ve bütün bunlardan sonra, günümüzün sosyolojik, pisikolojik, pedagojik ve fennî gelişmeleri de nazara alınarak bir senteze gidilmeye çalışılmıştır. Bu sentez yapılırken, İslâm’dan aslâ ve kat’a ta’vîz verilmemiş, Ehl-i Sünnet vel-Cemâat yolunun berrâk aydınlığı, ısrârla takîb edilmiştir.“

Bu “İlm-i Hâl”‘inde, bir mü’minin hayâtını “beşikten mezâra kadar” kuşatan İslâmî inançlar, emir ve yasaklar ya’nî bütün ihtişâmı ile İslâm nizâmındaki İslâm terbiyesi ele alınmaktadır. Yüce Allah’ın şanlı Peygamberine vahyettiği, onun da bizlere teblîğ ettiği her şey burada ele alınmaya çalışılmıştır.
Yine bu kitapta, bir taraftan muâsır pedagojinin veri(donne)lerine, diğer taraftan İslâmın, ezeli ve ebedi kuşatan, yüce esâs ve ölçülerine dayanarak bir senteze ulaşma gayreti görülmektedir. Çağdaşlığın ve modern pedagojinin, sâdece İslâmın aydınlığında birer değer hâline geldiği, ondan uzaklaştıkça veya uzak düştükçe gerçek ma’nâsını kaybettiği ifâde edilmiştir.

Merhûm Ahmed Arvâsî Bey mezkûr “İthâf”ında diyor ki:
“Bu kitabımızı, Hicri 15. Asrın başlarında, sayıları bir milyara yaklaşmakla birlikte, kara ve kızıl emperyalizmin pençesinde inleyen, kendi arasında parçalanan “fırka fırka” olan, iç boğuşmalarla ve dış taarruzlarla harap düşen, bütün bu felâketlere rağmen, bir türlü kendine gelemeyen, düşmân reçetelerinde “şifâ” arayan, Allah ve Resûlü’nün çizgisine giremeyen, ideolojik maddî ve manevî zenginliğine ve kültür mîrâsına rağmen, kendi vatanında esîr ve paryâ statüsü içinde yaşayan, muzdarip ve çâresiz İslâm Dünyâ’sının -her şeye rağmen- kurtuluş ümîdini kaybetmeyen ve yepyeni bir heyecânla yeniden “Kurtuluş İslâm’da” diyerek silkinip ayağa kalkmaya çalışan îmânlı ve azîz gençliğine ve muzdarip münevverine ithâf ediyoruz. İslâm îmân ve ahlâkına sarılanlara müjdeler olsun.”

 

Türkiye Gazetesi ve http://www.dinikitablar.com/Kose_Yazilari-2386.html

Ahmed Doğrusözlü

 

 

 
  Bugün 323370 ziyaretçikişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=